Acımak – Reşat Nuri Güntekin

Yayınevi: İnkılap Kitapevi

Sayfa Sayısı: 159

“Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir… Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti, bir cemiyeti mesut etmeye kafi gelemez… Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek lazım!..”

 

 

Ekim Ayı kulüp kitabımız : Acımak. Okumaktan da, konuşmaktan da çok keyif aldığımız bir kitap oldu.

Zehra Öğretmen’in sert, zaaflara merhamet göstermeyen dik duruşunun ardındaki trajik hayat hikayesinin dinleyicisi olduk. Aslında ana karakterimiz, Zehra’nın babası Mürşit desek daha yerinde olur.

Mürşit hayırsız (!) bir aile babası. Biz onu öyle tanıyoruz. İşte bu izlenimle başladığımız bir hatıra defteri, aslında hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir, insanları sadece gözünüzün gördüğüyle yargılamayın deyiverdi bize.

Mürşit’in hikayesi öyle saf duygularla başlayıp aynı ölçüde hazin bitti. Böyle ‘hesaplaşmasız’ biten tüm gerçek hikayeler için keşke dedirtti. Keşke bir şansları daha olsaydı, keşke telafi edebilselerdi.

Çok şey sordurdu Mürşit onun derdini dinleyen okurlara. Öncelikle ideallerinin peşinden her şeye rağmen kendin olarak yürümek mümkün mü? Hayatın yazılı olmayan, acımasız kurallarının karşısında ideallerin hükmü var mı? Çevremizde şahit olduğumuz çirkinliklerden ruhumuzu soyutlayabilmek mümkün mü? Sadece aile birliğini korumak, her şeyi göz ardı etmek çocuklarının istikbali için yapılacak en doğru şey mi?

 

En nihayetinde hatası ne olursa olsun herkesin kendisini müdafaa etme hakkı olduğunu Zehra’yla birlikte öğrendik. Kime verildiği çok önemli değil, insan bazen ikinci şansı aslında kendisine vermiş oluyor. Zehra eğer babasına çok daha önce gitseydi belki her şey ikisi için de farklı olabilirdi diye düşünüyor insan…

 

Mürşit’in memuriyet hayatı da ayrı bir parantezi hak ediyor. Çok saf ve dürüst ideallerle yola çıkıyor Mürşit. Yaptığı işin ne kadar küçük olduğunun bir önemi yok. Her ehemmiyetsiz görünen işin ayrı ayrı aslında vatan için çok önemli olduğunu, verilen her vazifeyi büyük bir titizlikle yapacağını söylüyor Mürşit. Öyle sarılıyor görevlerine. Fakat bu temiz duygular yetmiyor aynı çizgide yürümesine. Çalışkanlığı suistimal ediliyor. Bir meslektaşı ona diyor ki; “Sen çalışkanlığına onları alıştırdın. Görevin olmayan şeyleri bile yaptın. Şimdi senden bunu bekliyorlar. Yapmadığında rahatsız oluyorlar. Onlar gibi çalışmamaya, kaytarmaya alıştırsaydın insanları, o zaman rahat ederdin. Küçük bir emek sarf ettiğinde takdir toplardın.” Maalesef hala iş hayatında hala yazılı olmayan bir kural olduğu gibi insan ilişkilerinin de karanlık yüzü. Sorumlulukların, ister insan ilişkilerinde olsun ister iş hayatında olsun insanlarda oluşturduğun beklenti ve bıraktığın izlenimle ilgili. Her iyi niyet, her fedakarlık vazifeye dönüşebiliyor. Mürşit gibi bir çok insanın da acı bir şekilde tecrübe ettiği bir hayat gerçeği… En nihayetinde şu çıkarımı yaptırıyor hayat Mürşit’e;

“Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir… Şimdi anlıyorum ki değilmiş… Yollar görünmez kayalarla doluymuş… Onlara çarpmamak lazımmış… Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş… Ta kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar…”

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.