Filistin Sabahları – Susan Abulhawa

Yayınevi: Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 406

Amal, 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla ailesi yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sürüldükten sonra Cenin Mülteci Kampı’nda doğup büyümek zorunda kalan akıllı bir çocuktur. Babasından köyleri Ayn Hod’un nasıl cennet gibi bir yer olduğunu dinler, tüm diğer mülteciler gibi, zeytin ve incir ağaçlarının gölgesine dönmeyi düşler.

Ancak, aileyi yurdundan eden savaş onları birbirlerinden de ayrı düşürür. Amal’ın babası kaybolur, ağabeyi Yusuf kaçırılır. Bir diğer ağabeyi İsmail ise henüz bebekken İsrailli bir asker tarafından kaçırılmış, David adında bir Yahudi olarak yetiştirilmiştir. Tüm bu olanlardan sonra aklını kaybeden annesinin ise Amal’a bakacak gücü kalmamıştır.

Kendi kendini yetiştiren Amal Amerika’ya kaçmayı başarır. Abulheja ailesinin hikâyesini gelecek nesillerine aktarabilecek bir tek o kalmıştır. Omuzlarında bu yükü taşırken bir yandan da ülkesinin, Filistin’in yok oluşuna şahit olur.

Filistin Sabahları, tarih, kimlik, arkadaşlık, aşk, savaş ve umutla örülü, yürek burkan çarpıcı bir roman. Filistin sorununa farklı bir bakış açısıyla yaklaşan, Ortadoğu’nun kalbinden kopup gelen bir aşk hikâyesi: Filistin aşkının hikâyesi.

Yorumlamak için de, ardından başka bir kitaba başlamak için de beklemek zorunda kaldığım kitap: Filistin Sabahları….

Muazzam bir metin diyemem kitap için. Fakat hikayesi onu bir çok kitaptan farklı kılıyor. Hikayedeki gerçeklikler bir yumru oluyor insanın boğazında. Hiç geçmemesi gereken bir yumru…

 

 

Öncelikle kitabın elime geçme serüveninden kısaca bahsetmek istiyorum. Filistin Sabahları bir süredir listemde olan, merak ettiğim bir kitap olmasına rağmen her yerde satış dışı. Uzun süre sahaflarda sorup sabırla online kitap sitelerinde tekrar satışa sunulup sunulmadığını araştırdım. Hiçbir yerde bulamadığım için sonunda nadirkitap.com dan satın almaya karar verdim. İlk kez kullandığım için tereddütlerim vardı ama oldukça temiz, hırpalanmamış bir ikinci el kitap olarak kısa sürede elime ulaştı. Almayı düşünenler orada bulabilirler hala oradaki bazı sahaflarda mevcut.

Filistin Sabahları, bir mazlumun nasıl zalim olabildiğini anlatıyor. Bir katliamın, işgalin, zulmün büyüklüğünün herkesçe duyulabilmesiyle ilgisi olmadığını anlatıyor. Bebek katillerinin Barış Kahramanı olarak anılmasının bir dünya geleneği olduğunu anlatıyor. Bazı şeylerin hala devam ettiğini düşündükçe insanın içinde uyanan isyan duygusu en fazla ne kadar aciz olduğumu hissettirmekten başka bir şeye sebep olmuyor.

Nazilerin Çingeneler, Engelliler, eşcinsellerle birlikte Yahudilere uyguladığı o soykırımın en çirkin detaylarını hepimiz biliyoruz. Okumayan filmlerini izliyor, dizilerini izliyor, okumayı sevenler insanın yüreğinin kaldırmayacağı satırlar okuyor. Piyanist Szpilman’ın hikayesinde ‘Neden Alman üniforması giyiyorsun?’ diye sorduklarında ‘Çünkü üşüyorum’ cevabını verişi defalarca üzerine düşünülecek cinstendi.

Peki o hikayenin mazlumu nasıl başka bir hikayenin zalimi olur? Filistin Sabahlarının en çok sordurduğu soru bu. Kendi çocukları gaz odalarında zalimce can veren bu insanlar nasıl hamile bir kadının karnını deşerek bebeğini öldürebilir? Nasıl “Topraksız insanlar için insansız topraklar” sloganını kendine ilke edinir?

Yaklaşık 3 kuşağı görüyoruz romanda. İlk kuşak Yahya ve Besime… Topraklarına bağlı, Arap kültürünü özümsemiş bu çift ayırım nedir, sen-ben nedir bilmeden yaşıyorlar. Çocukları Hasan’ın en yakın arkadaşı Yahudi çocuğu Ari. Ari katliamdan kaçan ailelerden birisinin çocuğu. Annesinin yaşadıklarından sonra boşalan yaşam enerjisi, bomboş bakan gözleriyle büyüyor Ari. İki küçük çocuk ortak bir dil buluyorlar bir şekilde ve uzun süre dostluklarını yürütüyorlar. Fakat birileri çoktan kafasına koymuş orayı Araplardan temizlemeyi. Halbuki kendi insanlarının çoğu katliamlardan yorgun, Filistin’liler ise her türlü ırkçılıktan uzaktı. Kitabın bir bölümünde Filistin’lilerin bu özelliği şöyle ifade edilmiş;

“O kadar çok efendi görmüşlerdi ki – Romalılar, Bizanslılar- Haçlılar-Osmanlılar-İngilizler- milliyetçilik denen şeyin onlar için bir önemi yoktu. Varlıklarının özünü Allah’a, toprağa ve aileye olan bağlılıkları oluşturmaktaydı ve tek savundukları, korumaya çalıştıkları da buydu.”

İkinci kuşak; Hasan ve Dalya çifti. Üç çocukları oluyor İsmail, Yusuf ve Amal.  Hasan okumaya o kadar düşkün ki özellikle Amal için en büyük hayali onun okuması. Çocuklarını da kendisi gibi yetiştiriyor Hasan. Yusuf acımasız saldırılara karşı direnç gösterecek yaşa geldiğinde düşmanına benzememek adına teslim oluyor yeri geldiğinde. ‘Can almakta korkuyorum, canımı vermekten korkuyorum.’ dediğinde bir an için kendimi onun yerine koydum. Çocuk yaşta bir genç adam için kitaplarda anlatıldığı gibi silahını çekip şairane kahramanlıklar yapmak hayal ürünü olabilir. Elbette ki ölmekten korkacak. Daha önemlisi öldürmekten korkacak…

Fakat bir ‘ibret’ bölümü var ki sonunda şöyle sorguluyor Yusuf;

“On altı yaşındaki ‘ibret’in başındaki kurşun yarasından sızıp giden hayatı izliyorum ve bütün mazlumların, hatta sözcüklerin bile, gücü ele geçirdiklerinde, mantığın ve tarihin alamayacağı kadar acımasız ve merhametsiz olabilmelerine şaşıyorum.”

Amal’ın cephesinden uzun bölümler okuyoruz. Babasının hayallerini gerçek yaparken bir yandan da oradan oraya savruluşunun ruhunda açtığı yaralara üflüyor Amal. Çünkü yaralarını saracak kimsesi yok, bir süre kimsesiz kalmak zorunda. Nihayet kimsesizliği bittiğinde kendi insanı ve Amerikalılar arasındaki duygusal hassasiyetin farklılığını dinliyor değer verdiği birisinden.

“Onlar güvenli, çok derin olmayan yerlerde yaşıyorlar ve nadiren insani duygularını bizim içinde yaşadığımız derinliklere ittirmek zoruna kalıyorlar.”

Bence bu Araplar ve Amerikalılar arasındaki fark değil. Bu yokluk, savaş, zulüm gören ve görmeyen ülkelerin vatandaşları arasındaki farklılık…

En çok iki bölümde duygulandım. Birisi az önce bahsettiğim ‘ibret’ bölümü, diğeri de Lübnan’daki saldırılar… Özellikle o saldırının faillerinin Barış Süvarisi olarak dünya gündeminde yer alması…

Dikkatimi çeken diğer şey ise ilk aşamada, yani olaylar ilk başladığında Filistin’e yardım eden ülkelerin bazıları; Suriye, Irak… Bugün onların da halkı benzer acılarla imtihan oluyor. Bunlar hiç bitmeyecek diye düşündürüyor…. Bazı çocuklar barış nedir bilmeden büyüyüp belki de hiç öğrenemeden ölecekler…

Dini, ırkı, hayat görüşü ne olursa olsun herkesin doğup büyüdüğü topraklarda özgürce yaşayabildiği bir dünya hayalinden asla vazgeçmeyeceğiz… Duamız değişmeyecek; Allah kimseyi vatansız bırakmasın… Bırakırsa neler hissederiz? Bu sorunun cevabına büyük ölçüde cevap veren bir roman, merak edenler için çok doğru bir tercih olacaktır.

Keyifli okumalar…

2 thoughts on “Filistin Sabahları – Susan Abulhawa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.